Barbarları Beklerken Film Afişi

Barbarları Beklerken Filmi Eleştirisi

Efsane oyuncu kadrosuyla Waiting for the Barbarians filminin Cinedb eleştirisi:

İlk gösterimini Eylül 2019’da Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren, J. M. Coetzee’nin aynı adlı romanından uyarlanan ve senaryosunu da yine yazarın kendisinin kaleme aldığı Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians); Başka Sinema Ayvalık Film Festivali kapsamında çevrimiçi olarak, İKSV’de gösterime girdi. Ciro Guerra’nın yönetmenliğini yaptığı filmin oyuncu kadrosunda ise Oscar ödüllü Mark Rylance, Johnny Depp ve Robert Pattinson gibi Hollywood’un başarılı isimleri yer alıyor.




Barbarları Beklerken, kurgusal bir imparatorluğun sınır bölgesinde yaşayan halkın idaresinden sorumlu bir Yargıç’ın (Mark Rylance) yaşamına odaklanıyor. Görünürde ufak tefek problemler dışında sorunun çıkmadığı bir toplumdur bu ve suçlular para cezası ya da çalışma mükellefiyeti ile cezalandırılırlar. Lakin, İmparatorluk tarafından ‘’barbarlar’’ olarak anılan ve sınırların hemen ötesinde yaşayan göçebe kabilelerin varlığı halkı huzursuz etmektedir. Bunun üzerine, İmparatorluk tarafından bölgenin soruşturulması ve denetlenmesi için görevlendirilen Albay Joll’un (Johnny Depp) buraya gelmesiyle bütün düzen değişir. Albay Joll, Yargıç’ın tam zıttı bir karakterdir, olaylara bakış açıları ve olayları yönetim şekilleri birbiriyle tamamen çelişir. Yargıç, iyi ve yardımseverken; Albay Joll sert ve baskıcıdır. Yargıç için bütün insanlar eşit değere sahipken; Albay için acı tek gerçektir ve geriye kalan her şey şüphelidir. Onun gözünde insanlar; baskı ve işkenceyle gerçeği ortaya çıkarabileceği birer araçtır sadece. Yargıç ve Albay’ın çelişen idealleri etrafında şekillenen film, mevsimlere göre dört bölüme ayrılarak seyirciye aktarılıyor.


Her ne kadar, Pulitzer ödüllü Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee’nin 20. Yüzyılın en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen eserinin; güçlü bir oyuncu kadrosuyla beyazperdeye uyarlanması seyirciyi heyecanlandırsa da film senaryo açısından çok zayıf kalmış. Olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisisinin senaryoda oluşturduğu boşluklar, filmde işlenen konuların havada kalmasına neden oluyor ve bu durum seyircinin filmi anlamlandırmasını zorlaştırıyor. 


Filmin oyuncu kadrosu çok başarılı olmasına rağmen, oyuncuların canlandırdıkları karakterler çok yüzeysel kalıyor. Özellikle son zamanlarda adından sıkça söz ettiren ve başarılı performanslarıyla dikkat çeken, en son Tenet ile izlediğimiz Robert Pattinson, filmin ana karakterlerinden gibi gözükse de filmin 2. yarısında ancak seyirci karşısına çıkıyor ve daha arka planda kalan önemsiz bir karakteri canlandırıyor. Başarısızca çizilmiş bir karaktere hayat vermesine rağmen Robert Pattinson’ın oyunculuğu gayet başarılı. Aynı sorun Johnny Depp ve Mark Rylance’ın karakterleri için de biraz geçerli fakat her iki usta oyuncu da karakterlerinin yüzeyselliğine rağmen, performanslarının hakkını veriyor. 2016 yılında Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies) filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülünü kazanan Mark Rylance, bu performansıyla seyirciyi bir kez daha kendine hayran bırakmayı başarıyor.


Ağır tempoda ilerleyen filmin mizansen ve sinematografi kullanımı da filmi ilgi çekici kılmayı başaramıyor. Filmin mizansenine baktığımızda film süresi boyunca kullanılan kostümden eşyalara kadar her şeyin aynı kaldığını görüyoruz. Hikaye dört farklı mevsim başlığı altında anlatılsa da mevsimlerle birlikte sahnede değişen herhangi bir şey görünmüyor. Filmin mizanseninde kuşkusuz en dikkat çeken şey filmin renk paleti. Renk kullanımı kısıtlı olsa da belirli renkler belirli karakterlerle özdeşleşiyor. İşlediği konu bakımından daha karanlık olarak değerlendirebileceğimiz filmin renk paleti ise tam aksine oldukça canlı. Yönetmenin sahnelere yansıttığı canlı renkler ortaya etkileyici bir görüntü çıkarıyor. Fakat bu canlılığın konu ve sahne arasında oluşturduğu tezatlıksa seyircinin işkence gibi şiddet sahnelerinde bile karakterlerle duygusal bir bağ kurmasını zorlaştırıyor.


Film, ana konusu bakımından bana biraz Thomas Hobbes’un Toplum Sözleşmesi eserini de anımsattı. Herkesin özgür bir şekilde her istediğini yaptığı bir toplumda savaş hep kaçınılmaz sondur. Fakat eğer halk bazı haklar karşılığında; can güvenliği ve korunma gibi başka haklar için iktidarla bir anlaşma yaparsa savaş engellenebilir. Bunun için de halkın bu haklara sahip olduğunu hissetmesi lazımdır. Filmin başında, barbarlara karşı bir histeri krizinin baş göstermesinin, toplumun rahata fazla alışmasının bir sonucu olduğu dile getiriliyor. Film boyunca ‘’barbar’’ olarak nitelendirebileceğimiz bir düşmanın olmaması da, bunun hayali bir düşman olduğu fikrini pekiştiriyor. Film; ‘’asıl barbar kim?’’ diye sormaya çalışıyor olsa da bunu cevaplamak konusunda biraz başarısız kalıyor. Yine de başarılı oyunculuk performanslarıyla, canlı karelerinin büyüleyici görüntüleriyle ve biraz başarısız bir şekilde işlenmesine rağmen anlatmak istenen konularıyla boş vaktinizde izleyebileceğiniz bir film.

Yorumlar