Çiçero Film Afişi

Çiçero Filmi Eleştirisi

Evet… Merakla beklenen, fragmanı yayınlandığı andan itibaren takip altına alınan filmin incelemesi ile karşınızdayım. Açıkçası yazması zor bir film oldu benim için çünkü ne kadar iyi yanı varsa bir o kadar da berbat yanı var. Ben elimden geldiğince sizlere açıklamaya çalışacağım, izleyip izlememe kararını ve tabii yine sizlere bırakacağım. 

Sinema eleştirmenleri arasında dönen geyik olan “Ayla ve Müslüm’ün yapımcısından…”  başlayalım.  Marvel logosu gelirken süper kahramanları görürüz ya işe onun gibi filmin başında Ayla ve Müslüm filmlerinden sahneler gördük. Mustafa Uslu’nun derdini anlıyoruz bir Hollywood edasıyla işler ortaya çıkarmaya çalışıyor ama böyle olmuyor ki…
 
Ha bir de Ayla çıktığında “Oscar adayı” diye sunulmuştu, yalan söylenmişti, yine aynı şeyi yaptı. Filmin tanıtımının yapıldığı medyada Joseph L. Mankiewicz'in 1952 tarihli 5 Fingers filminin Çiçero’sunun anılarından esinlenerek yapıldığı, bu doğru ve Çiçero filminin bu konuda Türkler tarafından yapılan ilk çalışma olduğu yazılıyor ki, bu yanlış. Çiçero konusunda yapılmış ilk film, yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Mehmet Muhtar‘ın yapmış olduğu, “Ankara Casusu Çiçero” adlı 1951 yapımı Türk filmidir. Az araştırma yapılınca ortaya çıkan bu sonuç üzerine insan kendine sormadan edemiyor “neden?”
 
Gelelim hikâyemize. İlyas Bazna(Elyesa Bazna) isimli Arnavut asıllı bir Türk casusu konu alıyor. Çiçero’nun, Türkiye’nin 2.Dünya savaşına katılmamasında ve Almanya’nın yenilmesindeki büyük payını anlatan film, aynı zamanda T4 kapsamında kusurlu çocukların toplama kamplarında öldürülmesini anlatıyor.  
 
Hikâye ile alıp veremediğimiz bir durum yok ama senaryo aşamasında neler yaşandı merak ediyorum. Tüm tetikleyici olaylar, kilit noktalar o kadar kolay halloluyor ki inandırıcılığını yitiriyor. Zorluklar gerçekten zor aşılsa olacak gibi olacak…
 
Alman elçiliği ve İngiliz elçiliğinde geçiyor filmiminiz büyük bir kısmı. Düşünce olarak beğendiğim kısım Almanların Almanca, İngilizlerin İngilizce konuşuyor olmasıydı. Yapılan ilkenin dili neyse herkesi o dil ile konuşturalım olayını yapmamış olmaları hoşuma gitti ama Dublajlar olmamış, ağız hareketleri ile duyduğumuz cümleler eşleşmiyor. Hatta Türkçe konuşulan yerlerde bir bozukluk hissediliyor. 
 
Elle tutulur yani oyunculukların başarılı olmasıydı. Serdar Akar’ı bu konuda tebrik etmek gerekiyor. Burcu Biricik çok tatlı bir Alman olmuş. Erdak Beşikçioğlu casus rolünü başarıyla gerçekleştirirken Burcu Biricik ile olan sahnelerinde sanki ilk defa oynuyorlarmış gibi bir izlenime kapılıyoruz. Alman büyükelçi rolündeki Murat Garipağaoğlu beni en çok şaşırtan oyunculardan,  kötü adamı oynamak zordur. 
 
Oyunculukların iyi olmasına karşın hikâye gereği bazı tarihi karakterlerin canlandırılması yer alıyordu. Şimdiye kadar Hitlerin gözüktüğü çok fazla film izledik ama bu Hitler hiç Hitler değildi. İnönü de aynı şekilde. Tek içime sinen Churchil canlandırması oldu. 
 
Sanat açısından başarılı bir film olduğunu söylemeliyim. Dönem dekoru, iç ve dış sahneler iyi yansıtılmış. Filmin başında bulunan kısa savaş sahnesi de savaşın kötülüğünü ve acı yanlarını gözler önüne seriyor. Renkler ve kadrajlar etkileyici bir biçimde kullanılmış. Sanat Yönetmeni Soydan Kus, Kostüm Tasarımcısı Baran Uğurlu ve Görüntü Yönetmeni Peter Steuger özel birer tebrik hak ediyorlar. 
 
Toparlamaya çalışırsam eksik olan onlarca şeye rağmen izlerken zevkli dakikalar geçireceğiniz bir film. Her ne kadar beklentilerinin altında kalsa da...