Irishman Film Afişi

Irishman Filmi Eleştirisi

Usta yönetmen Martin Scorsese'nin yeni filmi The Irishman; Netflix platformu üzerinden yayınlandı.



Taxi Driver”, “Goodfellas”, “Masumiyet Yaşı”, “Mean Streets” gibi efsane filmlerin yönetmeni Martin Scorsese’nin uzun süredir beklenen yeni filmi “The IrishmanNetflix üzerinden seyircileri ile buluştu. Film ilk izlenimler ve geri dönüşlere bakılırsa beklentileri karşılamış. Bu denli büyük sükse yapmasında Scorsese’nin bir süredir eleştiri oklarının hedefinde tuttuğu MCU filmlerinin de etkisi olabileceği yadsınmamalıdır.

Film, 80’lerde Frank Sheeran isimli bir adamın Russel Bufalino ile tanışması ve mafyanın arasına karışmasını daha sonra da Jimmy Hoffa ile kurduğu bağı ve en nihayetinde hayatlarının nasıl alt üst olduğunu anlatıyor. Frank; hırslı, güçlü, acımasız bir adam. Russel Bufalino’nun sadık bir dostu olarak kalıyor tüm hayatı boyunca. Bu kirli işler kendi ailesini de oldukça etkiliyor. Uzun süredir üzerine kafa patlatılan bir senaryo aslında bu. 2008 yılından bu yana Martin Scorsese’nin bu gerçek hikayeyi bizlere anlatmasını bekliyoruz. Filmin uzunluğu 3 saat 29 dakika. Bu tarz bir belgeselvari hikayede gerçekten iddialı bir süre. 2 saat 55 dakikalık “The Godfather” bile döneminde uzunluğu sebebiyle eleştirilmişti. Hele ki sinema yerine Netflix’te seyirciyle buluşması ve perde ortamından uzakta, izole olmayan bir biçimde seyircinin odaklanıp bu süre boyunca filmi dikkatle izlemesini beklemek fazla iyimserlik olabilir.

Martin Scorsese bu açığın farkında ki bunu kapatmak için elinde büyük bir koz tutuyor. Tabii ki filmin efsane oyuncularından bahsediyorum. Frank Sheeran rolünde Robert De Niro’yu izliyoruz. Russel Bufalino’yu Joe Pesci ve bence oyunculuğu ile asıl bu filmi omuzlayan isim Jimmy Hoffa karakterine hayat veren Al Pacino var. Filmin tanıtım afişlerinde de bu üçlüyü görmekteyiz zaten. Bu efsane oyuncuları izlerken filmin içinden çıkıp Goodfellas ile The Godfather arasında bir yerlerde dolaşıyorsunuz. Özellikle Martin Scorsese’nin net bir şekilde bu filmi ile aynı çizgide duran filmi Goodfellas’tan büyük oranda izler var. Robert De Niro’ya da buradan yakınız; Pesci’ye de. Fakat Al Pacino’nun olduğu her karede “Baba” filminden sahneler beynimi işgal ettiler. Bu isimlere filmin üç buçuk saatlik uzun süresinin katlanılır olmasını sağladıkları için teşekkür etmeliyiz.

Müthiş bir sinematografi mevcut. Filmin görüntü yönetmenliğini “The Wolf of Wall Street”, “Brokeback Dağı” ve “Babil” gibi filmlerin görüntülerini de yapan Rodrigo Prieto yapıyor. Sanat yönetmenliğinde ise Joker’in sanat yönetmeni Laura Ballinger yer alıyor. Bu iki alanda gerçekten şahane bir çalışma var. Sanat prodüksiyonundaki özen göz dolduruyor. Görüntüler ise aynı derecede tatmin edici ancak filmin kurgusunda yorucu bir taraf var. Çok fazla zamanda oynama yapılıyor. Filmin süresi göz önünde bulundurulduğunda bu haneye düşebilecek bir eksi sayılabilir.

Gerçek temellere dayanan hikayeleri anlatırken Martin Scorsese gibi yönetmenlerin dikkat çeken bir özellikleri de sınırları biliyor olmaları sanırım. Filmde Frank Sheeran karakterinin yaşamını izlerken tüm hayatının yoldan çıkması, mutluluğunun yavaş yavaş azalması ve yaptığı korkunç şeylerden sonra ailesi ile arasının açılmasını izliyoruz. Buna rağmen bu hikayeyi bir kamu spotu şeklinde bitirmiyor Martin Scorsese. Frank, gerçekten pişman olsa bile pişmanım demiyor. Ölmüş arkadaşlarını dahi satmıyor. Gereksiz duyar kasmak yerine seyircinin zaten onun bu halinde perişan bir şeyler olduğunu bildiğini bize hatırlatıyor. Çünkü söylemek yerine gösterme yolunu seçmiş büyük bir yönetmen.

Filmin müzikleri belki üzerine en az konuşulan şey oldu tüm eleştirmenlerce ancak benim şahsi fikrim harika müzikleri olduğunun altının çizilmesi gerektiği yönünde. Müzik tercihlerinden ziyade miksaj, nerede ne ölçüde kullanıldığı gibi noktalarda dikkat çekici.

Sinema dili olarak da yine Goodfellas ile benzer bir dil mevcut. Alaycı ve komik bir sinema dili bu. Anlattığı ve gösterdiği olayların ağırlığını bir ölçüde hafifleten ve size geçen dramatik yapıyı yumuşatan bir unsur. Sahte drama gerek görmüyor Scorsese. Görüntü tercihleriyle de şov yapıyor zaten.

MCU’ya ağır eleştirilerde bulunan yönetmenin bu filmle gereken yerlere gereken mesajı verdiği kanaatindeyim. Tecrübenin ve gerçek sinemanın ne demek olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatmış oldu.

Keyifli Seyirler.


Tayfun ÇİDEM