New York'ta Yağmurlu Bir Gün Film Afişi

New York'ta Yağmurlu Bir Gün Filmi Eleştirisi



Geçtiğimiz sonbahar aylarında her detayının tamamlandığı fakat vizyondaki yerini henüz alabilen New York'ta Yağmurlu Bir Gün, filmden sızan sahneleri ile yoğun eleştiriye maruz kalmıştı. Bunda filmin yönetmeni -Hollywood'un dışlanan adamı- Allen'ın tacize ve sömürüye karşı duran "Me Too", "Time's Up" hareketlerinin  hedef tahtasına oturuşunun büyük bir payı var. Özel hayatının karışıklılığıyla sık sık gündeme gelen yönetmenin üvey kızıyla evlenmesi basında bir hareketlilik yaratmıştı, evlat edindiği bir başka kızı Dylan Farrow'u 7 yaşındayken taciz ettiği iddiası sonucu Hollywood'un tüm kapıları suratına teker teker kapandı. Uzun süredir filmleri için sponsor bulamadığı, yıllardır beraber çalıştığı oyuncular tarafından boykot edildiği,  dört filmini kapsayan anlaşmanın Amazon tarafından feshedildiği, yazılarını basacak yayınevi dahi bulamadığı söylenen Allen; sürpriz bir şekilde beyaz perdede. İlk gösterimini Venedik Film Festivali’nde yapacak olan film, söz konusu olumsuzluklar sonucu vizyona ilk kez Polonya’da girdi. ABD'de ise filmin akıbeti hala belirsiz. Timothee Chalamet, Rebecca Hall, Diego Luna ve kadrosunda yer alan birçok isim; filmin oyuncu kadrosunda bulunmaktan dolayı pişmanlık duyduklarını, filmden elde ettikleri geliri cinsiyete dayalı ücret adaletsizliğinin ortadan kaldırılması , işyerinde cinsel istismar, taciz ve eşitsizlik konusunda çalışmalar yapan kurumlara bağışlayacaklarını söyledi. Fikrimce yönetmenin kendini aklama çabasına girdiği ve kaybettiği itibarını kazanmaya oynadığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün, onu üzerine yapışmış iddialardan kurtaramadığı gibi kötü ününü hafızalarımızda bir kez daha tazeledi.
 
Filmin ismi, tam bir Woody Allen filmi. New York, yağmur, sıradanın dışında sınırlandırılmış bir zaman dilimi = Allen sineması. Klasiğidir, şehirden estetik karelerle başlıyor film. Başarılı mimari detaylar, seyrekleşmiş kıymetli ağaçlar, kalabalık içinde yapayalnız kalmış insan toplulukları.. Ritmi bir an olsun durulmayan sokak, tıkanan ilişkiler, gerçekçi diyaloglar ve bu detayların birbiriyle yapboz parçaları gibi eşleşmesi. Eee Manhattan nerede diyorsanız o da var. New York'ta Yağmurlu Bir Gün; Yardley Üniversitesi’nde okuyan genç çiftin Manhattan'a romantik bir hafta sonu geçirmek üzere gelmelerini anlatıyor ve tabii ki yağmurun eşlik ettiği bu hafta sonunda bu gençlere New York'un kendince sürpriz planları var.
 
Gatsby Welles, Allen'ın yaratmayı en sevdiği karakter özelliklerine sahip genç bir öğrenci. New York aşığı, varlıklı ailesine karşı asi bir tavır sergileme hevesinde, entelektüel birikimi ortalamanın üstünde, melankolik ve takıntılı bir tip. Onun tam tersi özelliklere sahip olan kız arkadaşı Ashleigh, bu bahsettiğimiz hafta sonunda okul gazetesindeki röportaj köşesi için ünlü yönetmen Roland Pollard'la randevu ayarlıyor ve karşısında  New York'un gece hayatını buluyor. Tüm hafta sonu ihmal edilmiş hisseden New Yorklu Gatsby ise eski arkadaşlarını ve çocukluk aşkını buluyor, nerede daha "kendi" gibi hissettiğini sorgulamaya başlıyor. Bu arada Ashleig; tanıştığı ünlü sinemacılar karşısında iyi bir gazeteci sıfatından çok zaaflarına yenilen, yalnızca arzulanmaya yarayan saf bir genç kız pozisyonuna bürünüyor. Hatalar yapıyor, Gatsby'i aldatma noktasına geliyor ve türlü kaçamaklar sonucu hafta sonu bitmeye yakın Gatsby'yle tuttukları otele geri dönüyor.

 
Ashleigh, Allen'ın hemen her filminde üstünden defalarca geçtiği ama beni bir türlü ikna edemediği kadın tipi. Yönetmenin  ikili ilişkileri irdeleme ve sadakatsizliğin karşılıklı olası sebeplerini tespit etme yeteneği göz doldurmakla beraber karşı cinse olan yüzeysel ve keskin tespitleri bu filmde de  can sıkıyor, hikayede onarılmaz boşluklar yaratıyor. Genel bağlamda Allen'ın filmlerinde pasif kadınlar biraz parıldayıversin, hemen eline yüzüne bulaştırıyorlar her şeyi. Ellerine bir kitap tutuştursunlar ya da kendilerini biraz geliştirmeye kalksınlar, hemen soluğu bir başka adamın dairesinde almak zorundalar. Aman güçlü pozisyonlar kadınlardan uzak dursun; New York'a bir röportaj için koşaradım gelen azimli kadın Ashleigh, nasıl oluyorsa şehre adım attığından beri aklı havada, yaprak misali oradan buraya savrulabilen güçsüz bir karaktere dönüşüyor. Bu arada, Gatsby'nin egoist ağabeyi de nişanlısından "kötü kahkaha atıyor" bahanesiyle ayrılmakta. Kadın karakterlerin yanı sıra erkek karakterlerlere de yapılan haksızlık, yüklenemeyen derinlik hat safhada. Belli ki Allen, yine  karakter çözümlemelerine iç muhasebelerini ve kalıplaşmış "cinsiyet" fikirlerini karıştırmakta ve emin olduğum bir şey varsa o da; bu çözümlemeler kariyerinin üzerinde dolaşan kara bulutlara çözüm niteliğinde olmamakta.

 
New York'ta Yağmurlu Bir Gün; bol bol müze gezdiriyor ve jazz dinletiyor. Başarılı kadrosu ve her durumda patlatılan soğuk esprileriyle  film, Allen atmosferinde nefes alıyor. Bu atmosferin şüphesiz en sevdiğim yanı kendine has dokusu. Sanki karakterlerin geçtiği heryer yağmur sonrası kokuyor ve sanki Allen'ın tüm karakterleri kulaklıkla gizli gizli piyano  dinliyor. Allen, herzamanki gibi yazdığı felsefi diyaloglarla ve sık sık kullandığı alıntı cümleleriyle şovunu yapıyor. Klişeleşmiş , evde hissettiren bir atmosfer yaratılan. Ve tabii ki final sahnesi, yönetmenin sanat hayatında büyük etkisi olduğunu bildiğimiz Shakespeare ile geliyor. Gatsby, Shakespeare alıntısını yaptığını anlamayan Ashleigh'i terk ediyor ve "Benim hayatta kalabilmek için karbonmonoksite ihtiyacım var." diyerek New York'ta kalmayı tercih ediyor. Yine tatmin olmadığım bir Allen sonunda kadın güneş altında çiçek açıyor ve erkek gri gökyüzünün altında kendini aramaya devam edeceği bir yola doğru koyuluyor. Ben ise  New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ü fazlasıyla solumuş olmalıyım; filmden çıktığımda yağmur yağmaladığını görünce şaşırıyorum, ne yazık ki hava durumu bugün 30 dereceyi gösteriyor.
 
Dilşad Demir