Özgürlük Arayan Adam: Viva Zapata


Elia Kazan’ın 1952 senesinde HUAC olayları ile aynı yıl yönettiği, John Steinbeck’in senaryolaştırdığı bir film Viva Zapata. Kazan’dan görmeye alışık olmadığımız bir tür, tarihi bir film. Ancak Steinbeck, Kazan ve Marlon Brando üçlüsünün ortaya koydukları ile en ufak detaylarına kadar efsanevi bir başyapıt ortaya çıkıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Anadolu’nun dışında bir film, durağımız Meksika.
 
20. Yüzyılın başlarında Meksika’da başlayan köylü isyanları ve bu süreçte isyanın güney kanadını yöneten, tarihe bir devrimci olarak geçen Emiliano Zapata’nın hikayesinin beyaz perdeye aktarılmasıydı Viva Zapata filmi. Filmin unutulmaz bir açılış sahnesi var. Kamera açıları, bu açıların sahne içerisinde değişimi, ölçekler açısından ustalıkla, detay detay düşünülmüş bir sahne. Kazan’ın kamerası karakterlerin psikolojik durumlarına göre hareket ediyor. Bu sayede izleyicinin de farkında olmasa dahi bu psikolojiyi hissetmesini sağlıyor.
 
 
 
Emiliano Zapata’nın mücadelesinin tarihsel akışa uygun olarak anlatıldığı film hakkında hikayeden veya Zapata’dan değil; Kazan’ın yönetiminden ve dokunuşlarında bahsedeceğim. Filmdeki mücadelenin güzel detaylarından birisi: eşitlik, zorbalığa karşı mücadele diye çıkılan yolda savaş türünün bazen zorbalığa kaçabilmesi. Sanki doğunun savaş ganimeti anlayışı bu filmin bazı sahnelerinde işleniyor. İnsan kendini Arap isyanları ile ilgili bir sahne izler gibi hissediyor. İntihar eylemlerinin de olduğu bir gerilla savaşı veriliyor. Ayrıca bu mücadele esnasında kadınların da erkeklere yardım ettikleri, toplumda bir rolleri olduğu işleniyor.
 
Söz konusu Elia Kazan olunca filmde acaba Anadolu’dan çıkıp gelen bir dokunuş var mı merakı uyanıyor. Buna en yakın hissiyatı veren ise Emiliano’nun evlenmek istediği kızın ailesi ile tanıştığı ve karşılıklı atasözleri ile iletişim kurduğu sahnedir. Zapata’nın entelektüel değil ama oldukça zeki bir adam olduğu da oradaki cevaplarından belli oluyor, belki de yaptığı şey Kazan’ın Anadolu gülüşü dediği ikna yöntemidir. “İpekler içinde bir maymun, hala bir maymundur.”, “Kalbin yolu, mideden geçer.” bir şekilde bu tarz Anadolu’da da karşılıkları bulunan atasözlerinin duyuyoruz Meksikalıların ağzından. Kim bilir bu sözler onlara mı aittir yoksa Kazan’ın güzel dokunuşları mıdır. Kutlama ve düğün tarzları, havaya ateş açmaları Anadolu geleneklerini andırıyor. En azından birçok Yeşilçam filmini. Belki de biz filmleri yaparken bu filmin sahnelerinden etkilenmiş de olabiliriz.
 

Zapata’nın kendisine teklif edilen çiftliği almaması, paraya ve mülke önem vermemesi bana East of Eden filmindeki babayı hatırlattı. Oğlunun getirdiği koca bir tomar parayı, ihtiyacı olmasına rağmen almayan hiç önemsemeyen babayı.
 
Kazan’ın gerçek tarihte aynı şekilde olup olmadığına dair bir veriye ulaşamadığım önemli imgeleştirmeleri var filmin içerisinde. Bir erkeğin silahı, onun yaşamının sembolü. Bir savaşçı öldüğünde silahları ailesine veriliyor. 3 oğlunu kaybeden anne elinde 3 tüfekle dolaşıyor. Zapata’ya ihanet eden yoldaşının bıçağı karısına veriliyor. Filmin en önemli imgesi, finalin de bağlanmasını sağlayan at. At, özgürlüğün ve hayatta olmanın sembolü olarak kullanılıyor. Final sahnesinde ajan, “Atı vurun!, Atı vurun!” diye haykırıyor. Çünkü biliyor ki at yaşarsa, sahibi de hayattadır. Nitekim dediği gibi oluyor, köylüler Zapata’nın delik deşik cesedine değil de atına inanıyor. Onun hala hayatta olduğuna inanıyorlar. Silaha ve ata verilen bu önemin de aynı şekilde Anadolu’daki ile çok benzer olduğu bir gerçek.
 
Emiliano, isyanı kazandıktan sonra Steinbeck - Kazan ikilisi tarafından başkente getiriliyor ve eski diktatörün koltuğuna oturtuluyor. Ülke yönetmek ile isyan yönetmenin aynı olmadığını da sanki kendi kendine attığı bir tokat ile anlıyor Emiliano. Çünkü kendisini şikayete gelen köylülere yıllar önce diktatör Diaz’ın söylediği şeyleri söylerken buluyor. Öne çıkan birisine ismini sormaya ve onu kara listeye almaya kalktığı anda da yaşadığı değişimi fark edip, o görevin kendisine göre olmadığını fark edip bırakıyor.
 
Viva Zapata filmi bütün bu süreci anlatmasına rağmen en etkileyici mesajını final sahnesi ile veriyor. İnsanlara bir lidere, bir güçlü adama ihtiyaçları olmadığını; kendi kendilerini yönetip koruyabileceklerini anlatarak veda ediyor Zapata. Ediyor ancak bundan sadece saatler sonra Zapata’nın ölüp ölmediği sorusu önlerine geldiğinde aslında hepimize “Ne değişti?” diye sordurtan bir olay gerçekleşiyor. İnsanlar ata bakıyor ve bağlılık umutlarını yitirmeden Zapata’nın veya başka bir kurtarıcının geleceğine inanıyor. Zapata onlara kendi başlarına ayakta durmayı öğretmek için her ne kadar uğraştıysa da insanlar hala başka insanlardan medet umuyor. Bu zihniyet değişmedikçe de Zapatalar’a olan ihtiyaç asla bitmiyor.

Abdullah Sefa Öztürk