Sarı Hayvan Film Afişi

Sarı Hayvan Filmi Eleştirisi

Film Detayları Eleştiri

İKSV seçkisinde yer alan Sarı Hayvan filmi hakkında...

Yönetmenliğini Felipe Bragança’nın üstlendiği ve Uluslararası Yarışma’da bulunan Sarı Hayvan (A Yellow Animal), 39. İstanbul Film Festivali kapsamında çevrimiçi olarak İKSV’de gösterime girdi. Film; otuzlu yaşlarında bir yönetmen olan Fernando’yu odağına alıyor. Fernando; asker dedesinden kendisine miras kalan bir kemik sayesinde Afrikalı bir hayaleti duymaya başlar ve bir gölge gibi onu takip eden sarı hayvan kılığındaki bu hayalet bir nevi ona bir film çekmesi için ilham olacak ve onu yönlendirecektir. Film çekmek için kendi kökenini, kimliğini ve varoluşunu sorgulayan Fernando, işe dedesinin geçmişini araştırmakla başlar ve bu başlangıç noktası onu Brezilya’dan Mozambik’e ve oradan da Portekiz’e uzanan sorgu dolu bir yolculuğa çıkarır.




Brezilya, Portekiz ve Mozambik ortak yapımı olan bu film Self-reflexive, yani Türkçe ifadesiyle ‘’Öz Dönüşümsel’’ olarak nitelendirebileceğimiz bir film. Özdönüşümsel filmler, kurgusal bir filmin film olduğu gerçeğini sürekli seyirciye hatırlatan ya da film içinde film şeklinde değerlendirebileceğimiz filmin kendini referans alması, kendine göndermeler yapması ve film hakkında bir film olması durumudur, yani filmin odak noktası yine filmin kendisidir. Yönetmenin filmi 4:3 çerçeve oranında (aspect ratio) çekmeyi tercih etmesi de estetik açıdan bunu destekler nitelikte. Sarı Hayvan filminin odağındaki soru ise kendi özünü ve kimliğini kaybetmekte olan bir ülkede bir film nasıl çekilebilir? Bu sorunun cevabını bulmak isteyen filmin ana karakteri yönetmen Fernando da, çekmek istediği film için kendi kökenini araştırmaya koyulur ama araştırdıkça kendini daha çok kaybeder. Fernando’nun biraz yüzeysel, derinliği olmayan bir karakter olması da nereye ait olduğunu bilmemenin getirdiği ruhsal boşluğu, kayıp olma halini seyirciye güzelce yansıtıyor. Fakat bu boşluk, film boyunca seyirci için yer yer sıkıcı ve iç karartıcı bir hale de gelebiliyor ve kimi zaman bu hislerin seyirciye tam aktarılamaması hikayeyi anlamlandırmayı zorlaştırabiliyor. 


Filmin mizanseni ve sinematografisi çok dikkat çekici ve çarpıcı; filmlerde görmeye çok alışık olmadığımız tekniklerin kullanılmasıyla film, deneysel bir film havası taşıyor. Kimi zaman bir belgesel edasıyla gerçek yaşamı gözler önüne sererken, kimi zaman da normal bir sahneyi animasyonla harmanlayabiliyor. Beş bölümden oluşan film, dış seslendirme ile anlatılarak seyircide kitap okuyormuş hissi de uyandırıyor aynı zamanda. Alışılagelmişin dışındaki kurgusuyla birlikte bu ve daha birçok tekniği birleştiren film, seyirciye daha ilk sahneden çok farklı bir film izleyeceği sinyallerini veriyor. 


Film; kendi kimliğini, özünü, kültürünü kaybetmiş bir ülkede film çekme çabasındaki bir yönetmene odaklanarak açıkça kendi toplumuna karşı öz eleştiride bulunuyor. Sonuçta, bir filmi çekildiği topraklardan, ait olduğu kültürden, yönetmeninden ayrı olarak düşünmek imkansızdır. Sinema; bireyin içe dönmesi, kendi özünü keşfetmesi için kitlelere sunulan büyük bir yolculuktur. Ancak kendi ulusal kimliğini kaybetmeye yüz tutmuş bir ülkede bu yolculuk nasıl gerçekleşebilir? 


‘’5 milyon siyahın köleleştirildiği, 10 milyondan fazla yerli ruhunun bedenlerinden sökülüp alındığı bir ülkede nasıl olur da bir filmin ya da yaptığın bir eylemin seni dipsiz uçurumdan kurtarabileceğini düşünebilirsin?’’


Film her ne kadar kendi ulusal kimliğine, örtbas etmeye çalıştığı kirli tarihini gün yüzüne çıkararak bir öz eleştiride bulunsa da, aynı zamanda genel olarak dünya sinemasına da eleştiride bulunduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Çoğunlukla izlemeye alışık olduğumuz filmlerde; hiçbir zaman sömürge tarihini, siyahilerin köleleştirilmesini, ırkçılığı, insanları evlerinden, vatanlarından sürgün etmelerini ya da onları katletmelerini görmeyiz. Tam aksine toz pembe bir kurguyla seyirciyi gerçekliğinden uzak bir dünyaya kaçıracak filmler çıkar karşımıza. Bu filmde ise kurgu hiçe sayılarak, tam olarak bu acı gerçekler gözler önüne seriliyor. Ayrıca, filmin kendi ulusal kimliğini hiçe sayıp ‘’batılılaşmaya’’ çalışan sinemaları da kendi kimliklerinin ve sınırlarının bulanıklaşmasından dolayı eleştirdiğini söylemek mümkün. Filme göre kadere meydan okuyup, hırpalanmış bir ülkeden ve tarihten kaçmak yalnızca masallarda olabilir. 


Film, ortaya koyduğu tarzı ve kurgusuyla seyirciye oldukça farklı bir sinema deneyimi sunuyor. Cevap aradığı sorular da her sinemaseverin ya da kendi özünü keşfetmeye çalışan her bireyin düşünmesi gereken sorular. Fakat, filmin yine aynı farklılıktan dolayı herkese hitap etmeyeceğini belirtmekte fayda var. İşleniş tarzı ve kurgusunun yer yer tekrara düşmesi seyirciyi sıkabilir ve bazı sembolik detayların anlamlaştırılmasını zorlaştırabilir, dolayısıyla da filmdeki bazı şeyler seyirciye manasız gelebilir. Özellikle de iki saate yakın gösterim süresi, sıkıcılığı arttırıp seyirciye uzun gelebilir. Tüm bunları belirtmekle birlikte filmi izlemeyi seçen herkese iyi seyirler dilerim.

Yorumlar