Seberg Film Afişi

Seberg Filmi Eleştirisi

Unutulmaz aktris Jean Seberg'in hayatını anlatan Seberg filmi vizyonda.



Sinemada Fransız Yeni Dalga Akımı dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri de şüphesiz ki Jean-Luc Godard’ın À bout de souffle filmindeki Patricia karakteriyle hafızamızda yer edinen Jean Seberg’dir. Film, aktrisin hayatının 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarındaki dönemini konu ediniyor. Başarılı aktrisi Kristen Stewart canlandırırken; Jack O’Connell, Margaret Qualley, Zazie Beetz ve Anthony Mackie gibi isimler de filmde yer alıyor. Yönetmenlik koltuğunda ise Benedict Andrews oturuyor.


Peki Jean Seberg kimdir? İsveç kökenli bir baba ile Alman ve İngiliz kökenli bir annenin kızı olarak Marshalltown, Iowa, USA’de dünyaya gelen Seberg, çocukluk hayalinin peşinden gitmiş ve daha 18 yaşına basmadan, sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden Otto Preminger’in Saint Joan filminde başrol olarak yer almış. Film beklentilerin altında kalınca, Seberg de pek çok olumsuz eleştiriye maruz kalmış. Bu dönem kendisine olumlu eleştiriler yaparak onu destekleyenlerse başta François Truffaut olmak üzere Fransız Yeni Dalga Akımı isimleri olmuş. Preminger’in de ona inancını kaybetmemesiyle, aktris Bonjour Tristesse filminde de yer almış. Bu film de bekleneni veremeyince, kendisi için yapılan olumsuz eleştiriler kaçınılmaz olmuş. Tüm bunlara rağmen bir Jean-Luc Godard klasiği À bout de souffle filminde yer alan aktris, canlandırdığı Patricia karakteriyle hem tüm olumsuz yargıları yıkmış hem de uluslararası bir üne kavuşmuş. Bunun sonucunda Hollywood filmlerinde de yer alan Seberg, biz sinemaseverlere birbirinden güzel performanslar sergilediği otuzdan fazla film bırakmış.


Seberg oyunculuk kariyeri kadar özel hayatıyla da tarihte yer edinmiş bir isim. Savunduğu idealler doğrultusunda savaş karşıtı gruplara maddi ve manevi destek sağlayan aktris, 1960’ların sonlarında Kara Panter Partisi’ne de destek vermiş. Partiye yaptığı yardımlar ve parti üyeleriyle ilişkileri sebebiyle FBI’ın radarına giren Seberg’in hayatı altüst olmuş. Yaptıklarından dolayı pek de iyi hatırlamadığımız, bir dönem FBI Başkanı J. Edgar Hoover’ın dikkatini çeken aktrisi taciz etmek, korkutmak ve itibarsızlaştırmak için COINTELPRO programı kullanılmış. Böylelikle Seberg FBI’ın adı geçmeden çeşitli organlar ve yöntemlerle kamuoyunda utandırılacaktı. Bu uygulamanın ilerleyen aşamalarında, Seberg’in hamileliği üzerine çıkan haberler zaten stres içerisinde olan aktrisi iyice bunalıma sokmuş ve intihara teşebbüs etmesine sebep olmuş. Başarısız intihar girişimi yüzünden karnındaki bebek dünyaya gelmesine rağmen yaşama yalnızca iki gün tutunabilmiş. Bu olay sonrası, aktris her yıl, bebeğinin ölüm tarihinde intihar girişiminde bulunmuş. Jean Seberg’in maruz kaldığı baskı, aktrisi yavaş yavaş uçuruma sürüklemiş. 30 Ağustos 1979’da Paris’te ortadan kaybolan aktris, on gün sonra arabasının arka koltuğunda ölü bulunmuş. Yapılan incelemeler sonrasında yüksek dozda uyku hapı ve fazla alkol kullanımı sonucu komaya girdiği tespit edilse de Fransız Polisi aktrisin öldükten sonra arabaya taşındığını iddia etmiş fakat delil bulamamış. Seberg’i öldüren ne uyku hapları ne de alkoldü. O yıllar önce zaten ölmüştü, katili ise FBI’dı. 1979 yılındaki intiharı ise sadece gecikmiş bir ölüm haberiydi. 


Jean Seberg’in Kara Panter Partisi ile ilişkisinin başlangıcını, FBI’ın radarına girişini ve bu süreçte hayatının altüst oluşunu anlatan film, Seberg’e karşı soruşturmada yer alan ve zamanla yaptıklarından pişmanlık duyan FBI ajanı Jack Solomon’un iç çatışmalarını aktarıyor. Bu kurgusal karakterle izleyicinin taraf tutmasına izin verilmeden, sokak maçları misali ‘‘Adamın gol dedi’’ dercesine, FBI’ın gözünden bu hikayedeki haksız tarafın FBI olduğu belirtiliyor.

Açıkçası Jean Seberg’in hayatını anlatan bir filmin yapılacağını duyunca heyecanlanmış ve mutlu olmuştum. Zira FBI’a tek başına kafa tutan bu kadının hayatını anlatmak için geç bile kalınmıştı. Fakat film beklentilerimin aksine ben de hayal kırıklığı yarattı. Filmde yer alan pek çok olayın nedenlerine değinilmemesi, tüm yaşananların herhangi bir nedeni olmadığı ve sanki öylesine geliştiği gibi bir his yaratıyor. Durum böyle olunca izleyici Jean Seberg’in yaşadıklarını hissedemiyor sadece izliyor. 


Filmin kötü bulduğum bir diğer yanı olayların çok çabuk gelişmesi. Pek çok olay nedeni ve sonuçları anlaşılmayacak biçimde hızlı geçilmiş. Zannediyorum ki bu da yukarıda değindiğim üzere filmde yaşananların izleyiciye bir şey ifade etmemesinin sebeplerinden biri. Film üzerine düşündükçe, ara ara gördüğümüz ve açıkçası dramatik yapıda pek de önem taşımayan sahneler yerine filmi daha anlamlı kılacak sahnelere yer verilemez miydi diyor insan. 


Oyunculuklar açısından ise gayet başarılı bir film. Başrolde Kristen Stewart iyi bir Jean Seberg portresi çiziyor. Bir dönem yer aldığı Twilight serisi üzerine olumsuz eleştirilere maruz kalan Stewart, filmdeki performansıyla izleyicilere keyifli anlar yaşatıyor. Filmde az sahnesi olmasına rağmen dikkat çeken bir diğer isim de Margaret Qualley. Yaşayan efsanelerden biri olan Quentin Tarantino’nun Once Upon a Time... in Hollywood filmindeki hippi kız performansıyla pek çok sinemaseveri kendine hayran bırakan aktris, bu filmle de sinemaseverleri kendine hayran bırakacak görünüyor.


Beklenenin aksine pek de sürükleyici olmayan Seberg, izleyiciye Jean Seberg’in güzel çizilmiş bir portresini yansıtmaktan başka hiçbir şey sunmuyor. Özellikle iyi bir film izlemek için tercih etmektense zaman geçirmek için bir film arayanların veya Jean Seberg hayranlarının tercih edebileceği bir film.


Keyifli seyirler.

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış, ilk yorumlayan sen ol.