Anadolu’dan New York’a İlyas Kazancıoğlu’nun Hikayesi: Elia Kazan



“Şüphesiz, Amerika’da sahip olduğumuz en iyi yönetmen. Üstelik kullandığı aktörler ile mucizeler yaratabiliyor.”
- Stanley Kubrick
 
Kimilerine göre bir Yunan, kimilerine göre bir Rum. Nedendir bilinmez bir çoğu Ermeni der. Yaşadığı yer Amerika, sevdiği tüm kadınlar Amerikan. Kesin olan bir şey var, o da o bir Anadolulu. O Kayseri’nin havasından, suyundan, toprağından çıkıp gelmiş Elia Kazan yahut doğum ismi ile İlyas Kazancıoğlu. Sinema tarihinde bazı yönetmenler var ki hayat hikayelerini bilmeden haklarında hiçbir şey söyleyemezsiniz. Onları tanımadan filmlerini anlayamazsınız. Kazan öyle bir kültürler arası köprü ki, hayatı filmlerinin de ötesinde. Her filmin de kendisini tekrar tekrar işlemiş, işleyebilecek kadar dolu bir hayat yaşamış. Yolculuk bundan yüz küsur sene önce, Osmanlı Devleti topraklarında başlıyor. 1909 senesinde Kayserili Rum bir ailenin bir oğlu dünyaya geliyor, adı da Elias oluyor. Ailesi Kayseri’de nesillerdir halıcılık yapan, biraz da varlıklı bir aile. Dönemin bu en karışık yıllarında; savaşın, tehcirin, nüfus mübadelelerinin hemen öncesinde America America filminde de bize anlattığı bir öykü ile ülkeden göç etme fırsatı buluyorlar. Ve Elia’nın; Amerika macerası da böyle başlıyor. O vakitten sonra Livaneli’nin deyişiyle Elia; kendini Amerikalı sayan bir Anadolulu, Rum sayan bir Türk, Türk sayan bir Rum, Anadolulu sayan bir Amerikalı, New Yorklu sayan bir göçmen, göçmen sayan bir New York’luya dönüşüyor.
Elia aile problemleri ile büyüyor. Annesine şiddet gösteren, sert, Anadolulu karakter özelliklerini eksiksiz taşıyan, olumsuz da olsa Elia’nın zihninde çok büyük bir karşılık bulan bir baba ile büyüyor. Bu babanın yansımaları sonraki yıllarda The Arrangement romanında ve ardından çektiği filmde karşımıza çıkacak. Elia, dindar babasının çok yoğun etkisi ile dini okullarda eğitimine başlıyor. Babası ile her hafta birçok saatini kilisede geçirmek, birlikte incil okumak durumunda kalıyor. 20’li yaşlarına ilerleyen Elia, oyuncu olma hayalleri kuruyor. Ancak önündeki en büyük engel babası, onun oyunculuk hayallerine karşı çıkan babası bir gün ensesinden tutup aynanın karşısına götürerek “Bu suratla mı oyuncu olacaksın?” diye de aşağılıyor. Fakat Elia, tiyatro sevdasının peşini bırakmıyor. New Rochelle Lisesi’nden mezun olduktan sonra Massachusetts’te Williams College’de onur listesine girerek öğrenimini başarıyla tamamlıyor ve Yale Üniversitesi’nde tiyatro öğrenimi görüyor. Bir süre sonra yolu yavaş yavaş tamamen sinemaya kaymaya başlayan Kazan, 1934’den  itibaren bazı sinema filmlerinde küçük roller oynuyor. Başarılı sayılabilecek tiyatro oyunları yazıyor ve bu süreçte geniş bir kitlenin dikkatini çekiyor. Tüm bu ilerlemelerinin sonucunda da 1945 senesinde ilk filmi olan A Tree Grows in Brooklyn’i yönetiyor.  


Kazan, 1947 senesinde bazı arkadaşları ile birlikte Actors Studio adını verdiği bir oyunculuk ajansı ve yapım şirketi kuruyor. Daha insancıl, daha güçlü bir oyunculuk tarzı geliştirmeyi, aynı zamanda kendi filmlerinde kullanabileceği yetenekli oyuncuları keşfetmeyi amaçlıyor. Bu uğraşın sonunda da dünya sinemasına “metot oyunculuğu” olarak anılan bir kavramı sokuyor. Actors Studio, birçok ünlü hatta efsanevi oyuncunun yetiştiği yer olarak bilinir. Bunların en önemlileri de kuşkusuz dünya sinemasının en büyük oyuncularından Marlon Brando ve kısacık ömründe Elia Kazan ile bütünleşmiş, onun en kıymetli oyuncusu ve belki de en büyük kaybı olmuş olan James Dean’dir. Brando ve Dean’e bir gün Actors Studio seçmelerinde, Kazan’ın “Siz birer mumsunuz. Şimdi eriyin! Eriyin!” dediği anlatılır.
Kazan’ın kariyerinin bu noktalarında tiyatro kökenli olması bazı dezavantajlara yol açtı. Öyle ki görsel yönünün yeterince gelişmediği iddia edildi. 1947 senesinde çektiği ve tam 3 Oscar ödülü kazanan filmiyle böyle bir dezavantajın var olmadığını sanki kariyerinin başında ispatlar gibiydi. Anti-semitizme karşı öğeler içeren Gentleman’s Agreement (Namus Sözü) ile Kazan ilk En İyi Yönetmen Oscarı’nı kazandı ve Amerika’nın sayılı yönetmenleri arasına girmeyi başardı. Üstelik bunu gerçekleştirdiğinde sadece 38 yaşındaydı. Çeşitli filmler çekmeye devam eden Kazan, 1951 senesinde A Streetcar Named Desire (İhtiras Tramvayı) filmini çekti. Marlon Brando’nun ilk önemli filmi olan İhtiras Tramvayı da tam 4 adet Oscar ödülü kazanmıştı, Kazan da En İyi Yönetmen ödülüne aday gösterilmiş ancak kazanamamıştı.
 
 
1952 senesi bu müthiş adamın ve bu müthiş kariyer başlangıcının sarsıldığı çok enteresan bir sene oldu. Öyle ki bu senenin izleri ne Kazan’ın zihninden ne de dünya sinema tarihinden asla silinmedi. Bu sene Kazan, Brando’nun başrolünde dünya sinemasına unutulmaz bir başyapıt armağan etti. Viva Zapata! Senaryosunu John Steinbeck’in yazdığı Viva Zapata filmi anlatımı, gerçek mekanların kullanımı, güçlü oyunculukları ve başarılı yönetimi ile Kazan’ın kendi ifadesiyle “ilk gerçek filmi” oldu. Fakat 1952’nin laneti bu filmden sonra başladı. 1937 senesinde ülkede komünizm sempatizanlarının artması ile birlikte HUAC yani Amerika Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi kurulmuştu. O günden bu yana sinema da dahil olmak üzere her alanda resmen komünist avına çıkan kuruluş, 1951 senesinde senatör McCarthy’nin etkisi ile ikinci kez Hollywood’a karşı harekete başlamıştı. Ülkede komünizm ile alakası olan, herhangi bir komünist kuruluşa üye olan herkes zaten biliniyordu ve kara listeye alınmıştı. Muhtemelen yüzlerce insanın yargılanacağı, komünist olduğuna karar verilenlerin uzun bir süre iş dahi bulamayacağı bir dönem başlıyordu. Bu dönemde Kazan da bir komünizm sempatizanı hatta parti üyesiydi. Ünlü oyuncu John Wayne’in yaptığı çağrı Kazan ve arkadaşlarının kaderini ömür boyu etkilemişti. Wayne meslektaşlarını komünistlerin isimlerini vermeye davet ediyor, ancak böyle gerçek bir Amerikan vatandaşı olabileceklerini anlatıyordu. 400’ü aşkın kara liste üyesinin sorgulanması ve tanıklık süreci böylece başlamış oldu. Aslında komite ve mahkemeler kimlerin komünist olduklarını biliyorlardı, hiçbir tanıklığa ihtiyaç yoktu ve Kazan gibilerinin ifadeleri aslında hiç kimseye zarar vermedi. Tanıklığa çağırılan insanların iki şansı vardı. Birincisi kabullenmek ve belki de ömür boyu sinema sektörüne veda etmek. İkincisi komünist olmadıklarını söylemek ve bazı komünistlerin isimlerini vermek. Kazan, ikinci yolu tercih etti. Yani bu hayatı boyunca savaşan, kimseyle uzlaşmayan, sert adam; hayatında bir kez iktidarla uzlaşmayı denedi. Denedi ve kendisini ömür boyu lekeleyecek bir karara imza attı. Esasen Kazan’ın ismini verdiği hiç kimse bu ifadeden bir zarar görmedi ayrıca Kazan ismini vereceği arkadaşlarını önceden aramış hatta izin istemişti. Fakat yine de bu hareketi ona çok pahalıya mal oldu, ömür boyu hatta öldükten sonra dahi Elia Kazan’ın saygınlığı sorgulandı, içinde asla kapanmayacak bir yara, peşinde ölünceye dek yakasını bırakmayacak bir azap kaldı.

 
HUAC tanıklığından sonra Elia’nın hayat çizgisi bizi bambaşka yerlere götürüyor. Tıpkı kendi hayatını anlattığı otobiyografik kitabı A Life (Bir Yaşam)’da kullandığı şu cümleler gibi: “Zamanında ben de birçok kez deri değiştirdim, birçok yaşamlar yaşadım; şiddetli, acımasız değişimlerden geçtim. Olanları ancak olup bittikten sonra anladım genellikle. Pişmanlığı tattım, suçluluğu, gururu da. Ah, evet, ne günler geldi geçti!”. Elia Kazan’ın bir yandan vicdan azabı, bir yandan peşini bırakmayan geçmişi ile mücadelesi asıl bundan sonra başlıyor. Zira görüşlerinin bile zaman içinde bir kutuptan diğerine değiştiği bir dönem bu. HUAC’ta yaptıklarını savunurcasına bir film hazırlıyor Kazan. 1954 - On The Waterfront (Rıhtımlar Üzerinde) temelde bambaşka bir hikaye anlatan filminde bir manada HUAC dönemi ile hesaplaşıyor. On The Waterfront filmi 12 dalda aday gösterilip tam 8 Oscar ödülü kazanıyor. Bunların arasında Elia Kazan için En İyi Yönetmen, Marlon Brando için En İyi Oyuncu ödülleri de var.


Elia Kazan 1955 senesinde East of Eden (Cennetin Doğusu) filmini yönetti. 60’lı yıllardan itibaren tiyatrodan ve sinemadan bir nebze uzaklaşan ki zaten HUAC döneminin baskıları yüzünden yalnızlaşmaya başlayan Kazan yazarlık yapmaya koyuldu. 60’lı yıllarda kaleme aldığı romanlarını sırası ile film haline getirdi. İlk önce en otobiyografik ve belki de en önemli filmi olan America America’yı 1963’de yönetti. Özellikle amcasını ve Türkiye’den Amerika’ya göç hikayelerini anlatan film döneme de belki tek taraflı da olsa ışık tutuyordu. Elia, bu filmin çekim süresince Türkiye’ye gelme fırsatı bulmuş akabinde Yılmaz Güney, Zülfü Livaneli gibi kişilerle arkadaşlık kurmuştur. Elia Kazan, 1967 senesinde The Arrangement (Uzlaşma) adını verdiği bir roman yazdı. Bu roman da kendi hayatından önemli izler taşımaktaydı ve çoğunlukla babasını anlatmıştı. Romandan iki yıl sonra yine aynı isimle kitabını beyaz perdeye taşıdı.
The Arrangement’ın ardından sadece 2 film yapan Elia Kazan, kendisini tam anlamıyla yazmaya verdi. 1982 senesinde The Anatolian, 1988 senesinde otobiyografik eseri A Life (Bir Yaşam), 1994 senesinde ise filme aktarılması için çok uğraştığı, Türkiye’ye de gelip mekan aradığı Beyond The Aegean isimli kitaplarını yazdı. 1988 senesinde A Life isimli kitabını yazarken İstanbul Film Festivali’ne katılıp juri başkanlığı da yapmıştı. 1999 senesinde Akademi sanki bir nevi bağrına tekrar basar, af eder gibi Elia’ya Onur Ödülü Oscar’ını verdi. 40 küsur sene önce yaşananlara tanık olup hala hayatta olanlar o gün Elia’nın o ödülü almasını boykot etti. Elia, kazandığı oscarlar ile ilgili “İlk iki tanesini almak için çok çalıştım, üçüncüsünü de hediye ettiler.” demişti. Ömrünün sonuna doğru da biraz sonra da bahsedeceğim gibi eski dostu Zülfü Livaneli ile doğduğu topraklara doğru bir Anadolu yolculuğa çıktı. Bu usta yönetmen hayata gözlerini 2003 senesinde yumdu ve eşinin söylemiyle huzur içinde ömrü son buldu.
Elia Kazan, dünya sinemasının görmüş olduğu en enteresan kişiliklerden biri oldu. Çok renkli, çok kültürlü, çok uluslu ama aslında hiçbir ulusa da tam olarak ait olmayan; başı, sonu, önü, arkası, her yeri hikaye dolu olan bir adam. Türkçe birçok kelime bilen, Türkçeyi bir Anadolu köylüsü ağzı ile konuşan bir adam. Kalp ameliyatından sonra durumu sorulduğunda “domuz gibi!” diye cevap veren; yemeğini hızlıca, hiç konuşmadan, sanki halletmesi gereken bir görevmiş gibi yiyip ardından “İş bitti!” diye tabağı fırlatan bir adam. Yıllar geçtikçe, yaşadıkça ve olgunlaştıkça Elia; kendisinin de söylediği gibi birçok değişim geçirdi. Mesela Türkiye ve Türkler hakkındaki düşünceleri zamanla çok değişti, ait olduğu topraklara karşı hisleri değişti, oralara yüzünü, kalbini döndü. Anadolu’ya gelme arzusu içini sardı. Elia’nın bu sinemadan uzak son yıllarını bize en iyi anlatan eser Zülfü Livaneli’nin Elia ile Yolculuk kitabı. Orada anlatıldığına göre duvarında ailesinin Anadolu’dan kalma fotoğraflarının asılı olduğu odasında, sürekli klarnet dinleyen birisi yaşlı Elia. Entelektüel birisi olmadığını iddia edermiş sürekli; okuduğu onca kitaba, yazdığı onca muhteşem romana rağmen. Üç Oscar ödülü olmasına rağmen, sinemada lenslerden ve teknikten hiç anlamadığını iddia edermiş. Beckett, Brecht ve Shakespeare’dan sıkıldığını. Türkiye doğumlu olduğu için Amerika’da adam yerine konmadığını düşünürdü, çok çalıştığını, çok konuştuğunu ve en sonunda kendini dinlettiğini söylerdi. Onur Oscar’ının sahibi olarak da bunu kanıtlamış olsa gerek. Kazan, filmlerini tam anlamıyla başarılı bulmadığını ama hepsi ona ait olduğu için hepsiyle gurur duyduğunu söylemişti. Hayatının o son döneminde Elia Kazan’ı en iyi anlatan ve belki de yürekleri en çok burkan şey memleketi Kayseri’ye yaptığı yolculuktu. Sanki babasının kötü anılarından ve ömrü boyunca kara bir leke olup peşini bırakmayan HUAC’tan kaçıyordu, annesine kaçıyordu.

Abdullah Sefa Öztürk
               

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamıştır.