Herkesin Yüzyılı: Gentleman’s Agreement


Elia Kazan’ın 1947 yılında ilk yönettiği filmlerinden birisi olmasıyla beraber ona ilk Oscarı’nı kazandıran film Gentleman’s Agreement (Namus Sözü). Film Philip Green isminde bir dergi yazarının oğlu ve annesi ile birlikte New York’daki bir iş teklifini kabul edip şehre gelmesi ile başlıyor. Yeni iş yerindeki patronunun Phil’den istediği ilk yazı dizisinin konusu ise anti-semitizm. Bu konuyu patrona öneren kişi olan Kathy Lacey ile tanışan Phil, onunla bir aşk yaşamaya başlıyor. Yeni yazı dizisi üzerinde uzun süre düşünmesine rağmen başlangıcını dahi yapamayan yazar, farklı bir yol keşfediyor ve Kazan’ın bizi çıkartacağı yolculuk ondan sonra başlıyor. Filmin ismi olan Gentleman’s Agreement, ABD’de 20. yüzyılın ortalarında yaygınlaşan anti-semitist hareketlerden sonra bir bölgede yaşayan insanların yaptıkları bir anlaşmadan gelmektedir. Bu anlaşmaya göre o bölgede Yahudiler dışlanıyor, ev bulamıyor hatta marketten bir şey dahi satın alamıyor. Elia Kazan, karakterlerine toplumsal sınıfların sembollerini yüklüyor. Dave karakteri üzerinden Yahudileri, Anne karakteri üzerinden ayrımdan haberi olan ve buna karşı ses çıkarmak isteyenleri, Kathy karakteri üzerinden kendilerine dokunulmadığı sürece karşı bile olsalar asla ses çıkarmayanları, Tom ve benzeri karakterler üzerinden de alenen saldırıya uğrayanları gösteriyor. Ana karakter Phil ile birlikte  biz de bu anti-semitizmin kökenlerine ineceğimiz yolculuğa çıkıyoruz.
 

Görevi ilk aldığında belki Kathy gibi sessiz kalanlardan olmayı tercih edebilecek bir potansiyeli olduğundan Phil, bu yazı dizisini kabul etmeye yanaşmıyor. Ta ki kendisini etkileyecek bir olaya kadar. Oğlu Tom’un “anti-semitizm nedir?” sorusuna doğru düzgün bir cevap bulamayan, ona dahi anlatmayı başaramayan Phil, sırf ilerde başka çocuklara bu konu tekrar tekrar anlatılmak zorunda kalınmasın diye yola çıkıyor. Phil’e ilerleyeceği yolu gösteren ise iki farkındalık oluyor. Birincisi Yahudi arkadaşı Dave’e anti-semitizm hakkında neler hissettiğini sormaya kalkışması, diğeri de daha önce yazdığı bütün yazılarını o meslek grubunun içine girerek; madenci olarak, taksici olarak yazabildiğini fark etmesi. Bunun sonucunda da Phil, Yahudi olduğunu açıklayarak bir araştırmaya koyuluyor. Anti-semitizm gerçeği ile biz de aynen Phil gibi, bir tokat yercesine yüzleşiyoruz bu süreçte. “6 Aylığına Yahudi Oldum”, başlığı atmanın hayalini kurarken; başlıktaki sürenin sadece 8 hafta olabildiğine tanıklık ediyoruz.
 
Filmde derinlemesine işlenen ve aslında sebebi, kökeni ve kurtuluş reçetesine dair çok kıymetli detaylar verilen olayların tarihsel yapısına şöyle bir bakalım. Filmin çekildiği yıl, 1947; konusu ise filmin tarihi ile güncel tarihli sayılır. Avrupa’da Hitler’in yüz binlerce Yahudiyi katlettiği Holocaust’un başlamasının üzerinden 5-10 sene ancak geçmiş. Amerikan askerleri daha yenice İkinci Dünya Savaşı’ndan dönmüş, yani Yahudileri; Almanlar’ın elinden kurtarmaktan. Tabi bu filmin çekiliş tarihi ile olan paralellik. Olayların tarihsel gerçekliğine gidersek biraz daha 1. Dünya Savaşı’na yaklaşıyoruz. Hatta Hitler Almanya’sının bile neredeyse öncesine. Hitler gibi bir canavardan bile önce Gentleman’s Agreement gibi saçmalıklarla Amerika’da anti-semitizmin ne kadar yaygın olduğunu inceliyoruz. İnsanlar isimlerini değiştirmek zorunda kalıyorlar. Aksi halde Yahudi kökenli olanlar işe dahi alınmıyor, üniversitelerde eğitim göremiyorlar. Meslek grupları Yahudi üyelerini dışlamaya başlıyor. Filmde bunu bir doktor üzerinden görüyoruz. Apartman görevlileri zillerde Yahudi isimlerinin bulunmasına engel oluyor. Ordu da dahi Yahudiler ayrı birer departmanda görevlendiriliyor. Phil ve Kathy’nin katılacağı partide çaktırmadan dikkatli bir davetli listesi elemesi yapılıyor. Sadece Yahudileri dışlayan mahalleler değil, bazı oteller ve tesisler de bu sarmalın içine giriyor. Sınırlı bölgeler oluşturuluyor. “Üst sınıf müşterilerimiz var.” denilerek insanlık dışı bir muamele gösteriliyor.
 

Orası Amerika Birleşik Devletleri. Kuruluş doktrinleri olan, bildirgelere sonuna kadar bağlı, demokratik, özgürlükler ülkesi Amerika. En azından ideal Amerika böyle olmalı. Fakat unutulmamalı ki orası Kızılderililer’in, Aztekler’in, Mayalar’ın topraklarından edildiği, katliamlara uğratıldığı yer o kıta. Unutulmamalı ki siyahi insanları köleleştirmenin ve alenen ırkçı faaliyetlerin en yoğun görüldüğü yer. Bolşevik İhtilali’nin ardından alenen komünist avlarının başladığı, kendi sanatçılarının bile komünist olduğu için özgür ve eşit yaşam haklarının ellerinden alındığı yer. En son da 21. yüzyıla göçmen ve Müslüman karşıtlığı ile damga vurmuş olan yer. Tüm bu kara lekelerin arasında elbette Yahudi karşıtlığının da en büyük örnekleri bu topraklarda yaşandı. Bir ülke sınırları içerisinde yaşanan hiçbir olay hiçbir zaman bütün topluma mal edilemez. Yetki sahipleri, yetkilerini art niyetle kullanarak böyle utanç verici olaylara imza atarlar. Elbette bütün bu olanlar Amerikalıların suçu değildir. Ancak bu film bize iyi Amerikalıların da bir hatası olduğunu gösteriyor. Öyle bir hata ki bu sorunların asla bitmemesine sebep oluyor.
 
Bir fiilden temelde hem en çok etkilenen hem de doğrudan tek etkilenen şey nesnedir. Empati kurmak ve gözlem yapmak asla nesnenin aldığı etkiyle aynı sonucu veremez. Nesnenin tepkisi de ancak ve ancak kendisine özeldir. Bu nedenle bir olayın tam olarak kavranabilmesinin tek yolu nesnenin yerine geçmektir, en iyi ihtimalle bir katılımlı gözlemdir. Ancak fiile bizzat şahit olabilirseniz nesnenin ne hissettiğini anlayabilirsiniz. Phil de aynen böyle yapıyor ve ilk adımını attığı andan itibaren bir Yahudi olarak anti-semitist bir ülkede yaşamak nasılmış çok iyi anlıyor. Bunun sebepleri üzerine gidiyoruz film boyunca. Neden var, neden büyüyor, anti-semitizmde kim hangi rolü oynuyor? Phil’in sonuca giden yolculuğunda harika çıkarımlarla aydınlanıyoruz. Elia Kazan bize diyor ki, “dünya Yahudi olmamayı avantajlı bir şey olarak gördüğü müddetçe Yahudiyim demek de hep bir gurur meselesi haline gelecektir.”. “İnsanlar, çocuklarına -pis yahudi- denip saldırıldığında, onlara sen Yahudi değilsin üzülme demek yerine; Yahudiliğin kötü bir şey olmadığını söylemelidir.”


 
İnsanlar bu tip durumlarda sadece ikiye ayrılmıyor. Sadece saldıranlar ve savunanlar yok. Üçüncü bir grup var ki bu grup belki de her şeyin en büyük sorumlusu. En azından film bize bunu söylüyor. Bu grup susanlar grubu. İyi insanlar, iyi düşünüyorlar, temiz kalpliler, ayrımcılığı, saldırıları sevmiyor ve istemiyorlar ancak çok önemli bir sorun var: Susuyorlar. Savaşamıyorlar, reddedilmekten ve dışlanmaktan korkuyorlar. Yahudileri savundukları için onların yaşadığı ayrımcılığı yaşamaktan korkuyorlar. Cesur değiller, harekete geçemiyorlar. Susarak sadece izin vermiş oluyorlar, her türlü kötülüğün yapılmasına izin vermiş oluyorlar. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytana dönüşüyorlar. Kötü durumda olan kendileri olmadıkları için mutlu oluyorlar. Fakir yerine zengin, hasta yerine sağlıklı olabilmeleri ile yetiniyorlar. Sonra da çıkıp, bu ayrımcılık neden bu kadar büyüyor diye soruyorlar? En büyük sorumlulardan birisi bu susanlar diyor Elia Kazan. Sessiz kalan iyi insanlar. Ardından bağlıyor. Aradaki tek fark bir kelime: “Hristiyan” veya “Yahudi”. Arada başka bir fark yok. Ayrıca nasıl kendini başka insanlardan üstün görmek ırkçılıksa, başkalarını kendinden üstün görmenin de bir farkı yok. Kula kulluk etmek gibi. Mesela bir insanı sırf Japon diye sevdiğini söylemek gibi. Tersine ırkçılık. Babaanne karakteri üzerinden artık Amerikan yüzyılı, Rus yüzyılı, Atom yüzyılı olmasın diyor Elia Kazan. Artık Herkesin Yüzyılı olsun. Dünya üzerindeki herkesin, aynı anda. Yüzyılı, bin yılı olsun.
 

“Türkiye doğumlu olduğum için beni adam yerine koymadılar ama ben savaşarak hepsine kendimi kabul ettirdim” derdi Elia Kazan. Bu adam için ne kadar da uygun bir film, ne kadar da uygun bir konu; ayrımcılık, ırkçılık ve dışlanma. Bir ulusun kendisi ve kendi yaptıkları ile hesaplaşabilmesi çok büyük bir erdemdir. Her ne yapmış olursa olsun. Sanat ve özellikle sinema bu hesaplaşma için eşsiz bir örnektir. Almanya, Rusya, ABD ve İtalya sinemaları kendileri ile yüzleşmeyi, hesaplaşmayı, toplumsal eleştiriyi çok sık yapan sinemalar. Bunlar bunu nasıl başardı? Savaş karşıtlığını vermeyi, içlerindeki ayrımcılıklardan hesap sormayı… Sadece reklam amaçlı dahi olsa bu ülkeler nasıl başardı ve biz neden eksik kaldık, neyi yanlış yaptık bunu sorgulamamız için de önemli bir fırsat bu konu. Wyler, Kazan, Ford gibi yönetmenler o dev Amerika’yı kendi içindeyken sorgulayabildi de biz neden hala sinemada sadece şanlı zaferler kazanıyoruz bilemiyorum.
 
Filmin teknik açıdan övülmesi gereken harika bir yönü var. Bu film bir düz yazı metni. Bu film dil bilgisi kurallarına tamamen hakim bir düz yazı metni. Sinemanın noktalama işaretleri olan kesmeler ve kararmalar o kadar ustalıkla kullanılmış ki izleyici filmi sanki bir kitabın sayfalarından okuyor gibi. Kazan’ı genç yaşta Oscar’a götüren tek şeyin filmin konusu olmadığı kesin. Filmde kadın-erkek eşitliği ile ilgili tatlı bir replik dikkatimi çekti. Phil’in anti-semitizm yazısı fikrini ortaya atanın bir kadın olduğunu öğrendiğinde şaşırması üzerine annesi “Öyle deme, bundan sonra kadınlar da düşünecek.” diyor. Son olarak Elia Kazan’ın Shakespeare okurken sıkıldığını iddia ettiğini ancak filminde “Hamlet gibi görünmeye çalışma!” repliğinin bulunduğunu hatırlatmak isterim.

Abdullah Sefa Öztürk

Kullanıcı Yorumları

Henüz yorum yapılmamıştır.