Stanley Kubrick: Mükemmeliyetçi Atmosferi


Bu yazımızda en başarılı ve özgün yönetmenlerden olan Stanley Kubrick hakkında az bilinen gerçeklerden bahsedeceğiz. Kendisini hiç filmlerden anlamayanlar bile bilir ve onun filmlerini iyi film referansı olarak kullanır ama anlaşılamama sıkıntısından hiç kurtulamamıştır. Sürekli yeni teknolojiler ve fikirler deneyen Kubrick, yaptığı her yeni filmde izleyicisini şaşırtabilmiştir. Ama artık onun zamanı, daha doğrusu kült film yapanların zamanı doldu. Zamane insanının izlediklerine bakacak olursak bunu net olarak anlayabiliriz. Zaten Milenyum’dan sonra da elle tutulur bir kült film göremedik. 3D ile birlikte felsefenin sinemalardan kalkacağı tahmin ediliyordu. 1928 yılında Bronx’da doğan Kubrick’i, hobi olarak natürmort fotoğrafla tanıştıran, doktorluk yapan babasıydı. Taft High School’da sınıf fotoğrafçısı olarak genç yaşta göze batmaya başlamıştı. 68 not ortalamasıyla mezun olduğu için, yurda dönen askerlerle yarışamadı ve üniversiteye giremedi. Look dergisi, kendi deyimiyle ona acıdığı için Kubrick’i fotoğrafçı olarak işe aldı. Kubrick sinema dünyasına iki belgesel filmle adım attı. Yirmi beş yaşındayken ilk uzun filmi olan “fear and desire” ı yaptı. Film 9 bin dolar, artı 30 bin dolara mal oldu, çünkü kubrick müziği nasıl halledeceğini bilmiyordu. İlk dört uzun filminden hiç para kazanamadı. Kimi hayranlarının hala kubrick’in en iyi filmleri olarak kabul ettiği “The Killing” ve “Paths of Glory”den de tek kuruş kazanamamıştır.


Kubrick’in sevmediği tek filmi "Spartacus" idi. Bu filmi devraldığını söylüyor. Yönettiği diğer bütün filmleri, mevcut standartlarının belirlenmiş sınırları içinde kendine uydurmayı başardı. “Keşke ‘Lolita’ biraz daha erotik olsaydı” diyor. Filmlerinin algılama ve sonlandırma arasındaki zaman 3-5 yılı buluyor. Bu kısmen, Kubrick’in filmin bütün sanatsal ve finansal bağlantılarıyla bizzat kendisinin ilgilenmek istemesinden kaynaklanıyor. Kubrick de Fellini gibi filmlerinin tek sorumlusu ve yöneticisi olmak istemişti. Onun kadar beceremese de yine de kendi hayallerini gerçekleştirmeyi başarabildi.
Amerikan Sinema Endüstrisi’nin stüdyo sisteminde çok az film yönetmeni, Stanley Kubrick’in elde ettiği özgürlükle çalışma fırsatına sahip oldu. Kubrick zaman içinde film yapımcısı olarak uluslararası bir öneme sahip olurken, filmlerinde ön planlama ve senaryo yazımı aşamasından post-prodüksiyona kadar her şeyi kendisi yöneterek, filmlerinin bütün sanatsal denetimini elinde tuttu. Kubrick büyük stüdyoların ona tanıdığı geniş sanatsal özgürlüğü rahatça kullanabiliyordu, çünkü mesleğini sıfırdan öğrenmişti. Film çekme tekniklerini kendi kendine öğrendi. Bir film stüdyosunda çıraklık ya da daha alt düzeyde işler yapmadı ve bu konuda film yönetmenleri arasında neredeyse bir benzeri daha yok. Büyük stüdyolar için film çekmeye başladığında, sinema sektörü tarihinde nadir görülen bir özgürlüğe sahipti.
Henüz kariyerinin başlarındayken onunla röportaj yapan sezgileri kuvvetli gazeteciler, Kubrick’in Orson Welles’den bu yana gördüğü, hayal gücünü kameraya yansıtma konusundaki en başarılı yönetmen olacağını söylüyorlardı. Belki de Orson Welles’in sık sık tekrarladığı, “genç kuşak içinde Kubrick bir dev gibi karşıma çıkıyor” gözlemini dile getirmekteydiler.


Yaratıcılığıyla beraber her filmde farklı bir şeyler deneme dürtüsü de kendisini diğerlerinden farklı kılabilmişti. Yani kendisinin filmlerine baktığınızda devam niteliğinde olmasını geçtim  az  biraz ilişkilendirebileceğiniz iki filmi yok. Filmleri ise şunlar: "Fear and Desire", "Killer’s Kiss", "The Killing", "Paths of Glory", "Spartacus", "Lolita", "Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb", "2001: A Space Odyssey", "A Clockwork Orange", "Barry Lyndon", "The Shining", “Full Metal Jacket"  ve son filmi "Eyes Wide Shut". Dediğim gibi çoğu yönetmenin aksine bir alanda film çekme çabasından yoksun olan Kubrick, aklına ne gelirse o ara hangi kitabı okuyup etkilendiyse filme çekmiş. Kariyeri boyunca dile getirdiği görüşlerdeki tutarlılık açıkça gözlemlenebiliyor. Yıllar içinde onlarca farklı gazetecinin filme çekeceği eseri nasıl seçtiği konusundaki sorularına verdiği cevap hep aynı oldu. Filmini çekeceği bir eser bulmak için oburcasına okuyor, hayal gücünü etkileyecek bir hikaye bulana kadar durmak bilmiyordu. Bu yüzden, tuhaf olaylarla ilgili bir eser ararken, onlarca korku romanını dikkatle okumuş, onu memnun etmeyenleri çalışma duvarına fırlatıp atmıştı. Ama hikayeyi sevince de acımayıp defalarca o kitabı okuyor, sağ ise yazarıyla temasa geçiyor ve senaryo hazırlıklarına başlıyordu. Bunun en güzel örneklerine "Shining", “A Clockwork Orange" ve "2001: A Space Odyssey" filmleridir.
Stanley Kubrick bize hissettiklerini inanılmaz şekilde yansıtabilen eşsiz bir üstattı. Elimizde onun eserlerine ulaşacak kadar teknolojimiz ve son zamanlarına yetişecek kadar şanslı olduğumuz için şükretmeliyiz.