Türk Sinemasının İki Devi: Yavuz Turgul – Şener Şen


Şüphesiz ki Türk sineması birçok ikiliye şahit olmuştur. Bunlar; Münir Özkul – Adile Naşit, Zeki Alasya-Metin Akpınar, Kadir İnanır- Türkan Şoray daha saymakla bitiremeyeceğimiz isimler. Ancak bir ikili var ki hepsinden ayrılıyor. 
Neden derseniz şayet, sinema tarihinde yönetmen ve oyuncu ikilisine pek rastlanmaz. Ancak Yavuz Turgul ve Şener Şen bu tabuyu yıkmışlar. Onların ilk buluşmaları Arzu film tarafından 1976’da çekilen Tosun Paşa filmiyle başladı. Şener Şen o yıllarda daha çok yan rollerde oynamış olsa bile herkes tarafından dikkat çeken birçok karaktere hayat vererek, Kemal Sunal ile iyi bir ikili olarak halkın beğenisini kazanmıştır.


Şüphesiz ki o günlerde usta oyuncu hayatı boyunca komedi filmleriyle devam edeceğini düşünüyordur. Ancak Yavuz Turgul bu düşüncesini değiştirdi. O,  Şener Şen'de ki oyunculuğa farklı gözlerle baktı.
80’li döneme geldiğimizde Şener Şen kariyeri için bir yol ayrımına girmiştir. Artık yan rol değil başrolde oynamak istemiş ve Arzu Film’in sahibi ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’e “Namuslu” filminde başrol oynamak için rest çektiğini söylenmiştir. ( normal şartlarda sert ve katı kurallara sahip biri olduğu için kimse Ertem Eğilmez’e bunları söyleyemezmiş tabi). Eğer film tutmasaydı kariyeri büyük tehlikeye girecekti ama o risk aldı ve film çok beğenildi. Artık Şener Şen yan rolden başrole geçiş yapmış ve kariyeri bambaşka bir yere doğru yola çıkmıştır.

Ardından Yavuz Turgul ile yeni filmlere başlamış ve İlyas Salman’la birçok filme imza atmışlar. (Erkek Güzeli Sefil Bilo, Banker Bilo, Çiçek Abbas, Şekerpare..)Aslında saydığım birçok filmin altında aynı kurgu yatıyordu. Uyanık olan karakter ( Şener Şen) daima saf olan karakteri (İlyas Salman) kandırır ama bir şekilde filmin sonunda saf olan karakter bu dünya da saf olanların yeri olmadığını anlayıp uyanık karakterden daha da feci biri olur. Birçok senaryonun kurgusu bu şekilde olmuş, asıl merak edilen bu kadar benzer hikayeler nasıl her defasında milyonlar tarafından replikleri ezberlenecek kadar çok sevilmiş?
Sanırım bu hikayelerde ki karakterlerin hepsi hayatın içinden, bizden birileri olduğu için halk tarafından bu kadar benimsendi. İşte Turgul'un en büyük sihri bu olmuştur bana göre “ bizi bize bizle anlatmış” ( Bu arada son yazdığım replik Cem Yılmaz'ın bir filminden alıntıdır. Bu durumu ancak bu replik bu kadar güzel anlatabilirdi.)
Yani hikayeler bizim hikayemiz gibiydi, bu yüzden bu filmler bu kadar benimsendi.
Takvimler 1985 gösterdiğinde vizyona bir film girdi. Yavuz Turgul'un yazdığı Şener Şen'in oynadığı  "Züğürt Ağa" filmiydi. 



Şener Şen,  Yavuz Turgul'a ait bir filmde ilk kez tek başına başrol oynamıştı. Film kısaca;
Haraptar köyünün Ağası için yaşamı çekilmez kılan bazı olaylardan sonra, kendi köylüleri tarafından dolandırılan Ağa çareyi köyü satılığa çıkarmakta bulur. Gözünü rant hırsı bürümüş siyasilere Haraptar’ı peşkeş çeken Ağa soluğu büyük şehirde alır. Ancak metropol yaşamı, şimdiye dek tanıdığı görkemli yaşantısında edindiği pratiklerle altından kalkılabilecek gibi değildir. Çoğu kez komik ve kimi zaman acıklı denemelerle hayatta kalma savaşı veren Ağa’yı karısı da terkettiğinde yanında sadece Kiraz kalıp ona destek verir. Ağa’nın öğreneceği şeyler vardır... Özellikle Kiraz'ın yıllarca içinde büyüttüğü aşkını ağaya açıldığı an, ağanın Kiraz'a insani yaklaşımı eşsiz sahneler içeriyor. Senaryoyu Yavuz Turgul kaleme aldı ve Nesli Çölgeçen imzalı başyapıt "Züğürt Ağa", 70'ler-80’ler sürecine dair tüm unsurları mükemmel yansıtıyor. Tabi ki başrolde Şener Şen'in sahici rolü, gerçekleştirdiği etkileyici performans, bu büyük sanatçının devleşmesine yol açıyor.
Ardında 1987 yılında vizyona Muhsin Bey girdi. Yine Turgul ve Şen ortaklığında gerçekleşmiş film bana göre muhteşem konusuyla hala bir başyapıttır.  İstanbul'a meşhur olmaya gelen Urfalı Ali Nazik ile Muhsin Bey'in yolları bir şekilde kesişir. Ali Nazik’in tek amacı meşhur olup paraya ve üne kavuşmaktır. Muhsin Bey ise geleneklerine bağlı, çiçekleriyle konuşan Beyoğlu'nun son beyefendilerindendi. Ama hayatı boyunca  hiçbir işi tam beceremeyen bir organizatör olmuştur. Artık onunda tek amacı Ali Nazik'i meşhur edip makus talihini yenmekti. Bu iki ayrı dünyanın insanı ortak bir payda da birleşmiş oldular. Meşhur Çatı sahnesi ise bana göre filmin kırılma noktası olmuştur. Ekşi sözlükten bir yazar (bkz.josephine) çatı sahnesi hakkında harika bir açıklama yapmış;
Filmin en güzel sahnesi; bütün durumu özetleyen ve kırılma noktasını şahane bir şekilde betimleyen sahnesi çatı sahnesidir. yükseklik korkusundan muzdariptir ikisi de.. Ali Nazik çatıya çıkmıştır gözünü karartıp, lakin intihar bile edemez, son anda korkar, vazgeçer, elinde para kutusu.. Muhsin Bey, gelir yanına onu ordan kurtarmaya çalışır.. önce azarlar bi güzel.. 
ikisinin de gözleri kapalıdır yüksekliği görmemek için, "sesime gel" der ali nazik.. bir sese kulak vererek bir hayat kurtarır Muhsin Bey.. ikisi de birbirine sarılmış, dans eder gibi, bir iki bir iki adımları sayarak çekilirler yüksekten.. bütün o yüce değerleri temsil eden Muhsin Bey, sarılmış ve gözleri kapalı vaziyette, "şimdi ben geri gidiyorum, sen ileri adım atıyorsun" diye diye kurtarır Ali Nazik'i o yüksekten.. ve evet, işte tam da orda zaten, Ali Nazik'in, arabeskin, göçün getirdiklerinin yükselişi başlar bir ülkenin semalarında.. Muhsin Bey'in ve onun taşıdığı değerlerin, kentli insanın, dürüstlük, erdem gibi değerlerin de düşüşü başlar...



 Ardından 90'lı yıllara geldiğimizde "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni", "Gölge Oyunu" filmleriyle ikili birlikteliğini sürdürdü.
Takvimler 1996 yılını gösteriyordu. 90’lı yıllarda çekilen filmler 70 ve 80'li dönemdeki filmleri mumla aratır olmuştu. Türk sineması adeta dibe vurma noktasına gelmişti. İşte tam o dönemde vizyona bir film girdi. "Eşkıya"


Birçok eleştirmen Eşkıya filmini çökmekte olan Türk Sineması’nın kaderini değiştiren film olarak gördüler. Filmin konusu şu şekilde;
35 yıl önce Cudi dağlarında bir grup eşkıya jandarma tarafından yakalanır. 35 yıl içinde eşkıyaların hepsi ya hastalıktan ya da bölgedeki hesaplaşmalardan ötürü can vermiştir. Biri dışında; Baran...Baran 35 yıl sonra hapisten çıkınca ilk işi köyüne dönmek olur. Ama doğduğu topraklar şimdi baraj suları altındadır. Geçmişin izlerini sürmeye başlayan Eşkıya, yıllardır bilmediği bir gerçeği öğrenir. Hapse düşmesine en yakın arkadaşının ihaneti neden olmuştur. Bu arkadaş Eşkıya Baran'in çocukluk aşkını, Keje’yi satın alarak İstanbul’a kaçmıştır. Eşkıya ne İstanbul’u ne de arkadaşının adresini bilmemektedir. Tren'de, Tarlabaşı'nın arka sokaklarında büyümüş, pavyon, kumarhane, uyuşturucu muhabbetinin içinde yaşayan Cumali adlı genç bir adamla tanışır. Cumali modern zamanın eşkıyasıdır. Onla birlikte İstanbul'a gider ve kendisinin derdinin yanında bir de Cumali'nin derdiyle uğraşmaya başlar. İstanbul ve bu karanlık sokaklar adım adım sevdiği kadın Keje ye yaklaştırır Eşkıya'yı..
Seneler geçmesine rağmen Turgul ve Şen birlikteliği hiç bitmedi, günümüze kadar birçok filmde ( İkinci Bahar, Gönül Yarası, Kabadayı, Av Mevsimi ve geçen sene vizyona giren Yol Ayrımı) beraber çalıştılar.
İyi ki Yavuz Turgul, Şener Şen'de ki o güzel oyunculuğu gördü ve bize bu çok güzel filmleri armağan etmiş. Umarım daha uzun yıllar güzel filmlerle Türk Sineması’na böyle unutulmaz yapımlar bırakırlar.

Miraç Çelik